Valizlere Sığmayan Beş Yıl

İnsan, hayatının büyük kırılma anlarını çoğu zaman dramatik sahneler içinde yaşayacağını sanır. Büyük kararlar, büyük cümleler, keskin vedalar, unutulmaz bakışlar… Oysa çoğu zaman hayatımızın en ciddi dönüşümleri çok daha sıradan şeylerin içinde gizlenir: bir valizin açık ağzında, satılık ilanına konmuş bir koltukta, artık duvarda izi kalan bir rafta, mutfak çekmecesinden çıkan ve neden saklandığını kimsenin bilmediği küçük bir eşyada.

Amerika’ya ilk geldiğimde hayatım birkaç valize sığıyordu. O zaman bunun geçici bir sadelik olduğunu sanmıştım. İnsan gençken, az eşyayla başlamayı bir özgürlük zanneder. Henüz kaybedecek çok fazla şeyi olmadığı için cesaretini karakter sanır. Birkaç kıyafet, birkaç belge, biraz para, biraz umut ve insanın kendisine bile itiraf edemediği ölçüde büyük bir korku… Hepsi valizlere yerleşir. Fermuar kapanır. Hayat başlar.

Şimdi, beş yıl sonra, yine valizlerimin başındayım. Fakat bu kez aynı hareketin içinde bambaşka bir anlam var. Yine kıyafetleri katlıyorum, yine neyin kalıp neyin gideceğine karar veriyorum, yine bir hayatı hacim ve ağırlık sınırlarına göre düzenlemeye çalışıyorum. Ama insan zamanla şunu öğreniyor: Eşyalar valize sığar, yaşanmışlıklar sığmaz.

Bir evin içini boşaltmak, sanıldığından daha felsefi bir iştir. Çünkü her eşya, sessizce bize bir şey hatırlatır. Bir masa sadece masa değildir; üzerinde kaç gece çalıştığını, kaç kere vazgeçmek üzereyken kendini yeniden topladığını bilir. Bir koltuk sadece koltuk değildir; yorgunluğuna, yalnızlığına, bazen küçük zaferlerine tanıklık etmiştir. Bir oda sadece oda değildir; insanın kendisiyle karşılaştığı, kendisinden kaçtığı, kendisini kandırdığı ve sonunda yine kendisine döndüğü yerdir.

Bu evde büyüdüm demek bile eksik kalıyor. Çünkü büyümek, dışarıdan bakıldığında olumlu bir kelime gibi durur. Oysa insan çoğu zaman büyürken biraz da kırılır. Bir şeyleri anladığı için değil, anlamak zorunda kaldığı için değişir. Bazı sabahlar daha güçlü uyanmaz; sadece zayıflığıyla yaşamayı öğrenmiş olarak uyanır. Bazı başarılar insanı sevindirmez bile, sadece “demek ki dayanmışım” dedirtir.

Bu evde kendimi bulduğum zamanlar oldu. Ama kendini bulmak da romantik bir şey değilmiş. Bazen insan kendini, en dağınık halinde buluyor. En utandığı, en korktuğu, en çaresiz sandığı yerde. Kendini bulmak bazen bir ışık gibi değil, karanlıkta el yordamıyla duvara tutunmak gibi geliyor.

Kendimi kaybettiğim zamanlar da oldu. Hatta belki bazı dönemlerde kaybolduğumu bile hemen fark etmedim. İnsan her zaman dramatik biçimde kaybolmuyor. Bazen sadece eskisi kadar gülmemeye başlıyor. Bazı mesajlara cevap vermeyi erteliyor. Aynada kendine biraz daha az bakıyor. Günleri tamamlıyor ama yaşamıyor. Ve bir gün fark ediyor ki, uzun zamandır kendi hayatının içinde misafir gibi dolaşıyor.

Belki de bu yüzden gitmek bu kadar garip hissettiriyor. Bir yanım dönmek istiyor. Çok net, çok pratik, çok yorgun bir yanım var. İşler bitsin, belgeler tamamlansın, eşyalar satılsın, valizler kapansın, uçak kalksın istiyor. İnsan bazen geleceğe umutla değil, sadece artık mevcut halinden yorulduğu için gitmek ister.

Ama diğer yanım, bütün bu telaşın ortasında durup ağlamak istiyor. Uzun uzun. Açıklamasız. Sebepsiz gibi görünen, ama aslında fazla sebebi olduğu için adı konulamayan bir ağlama. Çünkü bazı duyguların tek bir ismi yoktur. Onlar yas değildir sadece, özlem değildir, korku değildir, pişmanlık değildir, gurur değildir. Hepsinden birazdır. Bu yüzden insan bazen “neden ağlamak istiyorum?” diye sorar ama cevap bulamaz. Çünkü cevap bir cümle değil, beş yıldır yaşanmış bir hayattır.

Hiçbir şey bizim değil. Evler de, şehirler de, gençliğimiz de, kendimiz sandığımız hallerimiz de… Hepsi bir süreliğine bize veriliyor. Bir süre bir yerde yaşıyoruz, bir süre bazı insanlarla aynı zamana denk geliyoruz, bir süre kendimizi belli bir hayatın içinde tanıyoruz. Sonra zaman, hiçbir dramatik açıklama yapmadan, sadece kapının önüne birkaç valiz koyuyor.

“Devam et,” diyor.

Ama insan devam ederken de geriye bakıyor. Çünkü geride kalan sadece bir adres değil. Geride kalan, insanın bir versiyonu. Daha saf olan, daha korkan, daha çok inanan, daha çok dayanan, bazı şeyleri kaybeden ama bazı şeyleri de kendi elleriyle kazanan biri. Ve belki de en çok ona veda etmek zor geliyor.

Bu evde biri olduğum da oldu, kimseleştiğim de. Bu cümle belki de bütün bu beş yılın özeti. Çünkü insan bazen aynı hayatın içinde hem yükselir hem silinir. Hem başarır hem eksilir. Hem kendine yaklaşır hem kendinden uzaklaşır. Dışarıdan bakınca “beş yıl Amerika’da yaşadım” denir. İçeriden bakınca ise bu, çok daha karmaşık bir cümledir: Beş yıl boyunca bazı sabahlar kendime inandım, bazı geceler kendimden vazgeçtim; bazı kapılar açıldı, bazı kapılar içimde kapandı; bazı şeyleri başardım, bazı şeyleri kimse bilmeden kaybettim.

Şimdi evin içinde boşluklar oluşuyor. Satılan eşyaların yerinde hafif toz izleri kalıyor. Odalar daha büyük görünüyor. Sesler daha fazla yankılanıyor. Bir yerin boşalması insana hep biraz kendi içinin de boşaldığını düşündürüyor. Ama belki de boşluk kötü bir şey değildir. Belki de boşluk, yeni bir hayatın henüz mobilyasız halidir.

Yine de insan bunu bilince daha az üzülmüyor.

Çünkü bilmek, hissetmeyi iptal etmiyor. Felsefe, kalbi susturmuyor. Stoik olmak, ağlamamak anlamına gelmiyor. Belki de tam tersine, her şeyin geçici olduğunu kabul eden insan, geçip giden şeylerin değerini daha derinden hissediyor.

Ben şimdi üç valizin başında yalnızca Türkiye’ye dönmeye hazırlanmıyorum. Bir dönemin cenazesini sessizce kaldırıyorum. Kimsenin ölmediği ama bir şeylerin bittiği o tuhaf törenlerden birindeyim. Ortada tabut yok, sadece karton kutular var. Ağıt yok, sadece fermuar sesi. Kalabalık yok, sadece evin içinde dolaşan eski benlerim.

Ve belki de ağlamak istememin sebebi tam olarak bu.

İnsan bazen gitmeden önce, yaşadığı hayatın gerçekten yaşandığına dair bir kanıt arar. Birinin çıkıp “Evet, buradaydın. Evet, bunlar oldu. Evet, çok yoruldun. Evet, yine de dayandın” demesini ister.

Belki bu ev bana bunu söylüyor şimdi. Boşalan odalarıyla, satılan eşyalarıyla, valizlerin ağırlığıyla…

Buradaydın.
Yaşadın.
Kayboldun.
Buldun.
Dayandın.
Ve şimdi gidiyorsun.

Ama hiçbir insan, bir yerden tamamen gitmez. Yaşadığı evlerin bir kısmını içinde taşır. Bazı ışıklar, bazı kokular, bazı sabahlar, bazı yalnızlıklar insanın karakterine karışır. Bu yüzden valizlerim üç tane olsa da, aslında çok daha ağır dönüyorum.

Çünkü içimde beş yıl var.
Ve onu hiçbir bagaj tartısı ölçemez.

Leave a comment