Yuvarlak Masa: Öfke

Bazen otobüste giderken, sosyal medyada dolaşırken, hatta iş yerinde sıradan bir e-posta yazarken içimizde bir öfke belirir. Tanımadığımız birinin söylediği bir söz, hiç alakası olmayan bir konuda haksızlığa uğradığımız hissini uyandırır. Yaptığımız işler takdir edilmediğinde sarsılırız. Sevgilimiz bizi yeterince dinlemediğinde içimizde tarifi zor bir öfke yükselir.

O anı düşünelim. Hiçbir şeyin çok büyük bir anlamı yok gibi görünüyordur. Bir tweet, bir bakış, belki birinin söylediği masum bir cümle… Ama biz bir anda tetikleniriz. İçimizde, sanki yıllardır susturulmuş bir ses, duyulmak için isyan ediyordur.

Aslında tüm bu basit olayların ve büyük duyguların arkasında bizi biz yapan, ama çoğu zaman unuttuğumuz bir şey vardır. Ne oldu da bu kadar tetiklendik? O anın içerisinde hiçbir şey bu kadar büyük bir tepki vermeyi gerektirecek kadar dramatik değildi. Dünyanın sonu gelmemişti ama neden öyle hissettik? İçimizde sesi duyulmak isteyen neydi?

Bazen bir an gelir, hiç beklemediğimiz bir yerde bir duygu içimize oturur. Bir sabah aynada kendimize bakarken, bir restoranda sipariş verirken ya da şehrin sokaklarında yürürken içimizden bir ses yükselir. Bizi anlamadıkları, dinlemedikleri, görmedikleri hissiyle dolarız. Ama bu his yalnızca o ana ait değildir.

Zihnimiz geçmişle bugünü ayıran net çizgilere sahip değildir. Çocukken yaşadıklarımız, bilinçaltımızda yıllarca saklanır. O gün ağladığımız, ama kimsenin ilgilenmediği anlar… Çok heyecanlandığımız halde dinlenmediğimiz, yok sayıldığımız zamanlar… O günler çoktan geride kalmış gibi görünse de, aslında içimizde bir yerde hâlâ yaşanmaktadır.

Ve sonra, yıllar sonra, iş yerinde bir sunum yaptığımızda kimse ilgilenmeyince o eski his geri gelir. Ya da bir tartışmada, kendimizi açıklamaya çalışırken karşımızdaki kişi bizi anlamayınca… Sevgilimiz telefonuna bakarken biz bir şey anlatıyorsak… O an sadece o olayı yaşamayız; geçmişin içinde kayboluruz.

Sigmund Freud, çocuklukta yaşanan travmatik veya duygusal olarak zorlayıcı deneyimlerin bilinçdışına itildiğini ve zamanla farklı şekillerde geri döndüğünü söyler. Bu bazen öfke patlamaları, bazen kaygı atakları, bazen de açıklayamadığımız bir sıkıntı olarak ortaya çıkar.

Freud’un “Tekrarlama Zorlantısı” dediği şey tam olarak budur. Çocukken ebeveynleri tarafından yeterince dinlenmeyen bir birey, yetişkin olduğunda sürekli olarak “Beni dinleyin!” diye haykıran biri haline gelebilir. Öfkemizin kökeninde, belki de geçmişte duyulmamış olmanın yarattığı bir boşluk vardır.

Bizi gerçekten tetikleyen şeyleri düşünelim. Çoğu zaman farkında bile olmayız. Belki bir arkadaşımızın umursamaz tavrı, belki bir iş arkadaşımızın sözleri, belki sosyal medyada gördüğümüz bir yorum… Bir an içinde içimizde büyük bir dalgalanma hissederiz. Ama tepkimiz çoğu zaman, yaşadığımız o ana değil, geçmişin içimizde bıraktığı yaralara yöneliktir.

Bunu anlamak cesaret gerektirir. Çünkü bir kez fark ettiğimizde, bu öfkenin, bu üzüntünün ya da bu kaygının kaynağının aslında bugün değil, yıllar öncesine dayandığını görmek zorundayız.

Carl Jung, insan psikolojisinin farklı arketipler ve bilinçdışı motiflerle şekillendiğini savunur. Ona göre, herkesin toplum içinde sergilediği bir personası vardır—yani uyumlu, kabul edilebilir yüzü. Bir de gölgesi vardır—toplum tarafından onaylanmayan, bu yüzden bastırdığımız, ama bizden asla ayrılmayan yönlerimiz.

Ne zaman başkalarının söylediklerine fazlasıyla öfkelenirsek, belki de onları değil, kendi gölgemizi görüyorduk. Belki de onların hatalarında, kendi içimizde bastırdığımız tarafları buluyorduk.

İçimizde bastırdığımız şeyleri düşünelim. Çocukken cesur olup kendini ifade etmek isteyen ama susmak zorunda kalan çocuk. Sevilmek için her zaman iyi olmak zorunda hisseden ama içten içe isyan eden taraf. Herkes tarafından kabul görmek için güçlü ve bağımsız olmayı seçen ama bazen sadece sevilmek isteyen biri…

Jung’a göre gölgemizle yüzleşmezsek, onu dış dünyaya yansıtırız. Kendi içimizde bastırdığımız yanları başkalarında görmeye başlarız. Bizi en çok sinirlendiren, en çok rahatsız eden insanlar, aslında kendi içimizde kabul edemediğimiz taraflarımızı yansıtır.

Bunu görmek zor olabilir. Çünkü öfkemizi haklı çıkarmak, gölgemizle yüzleşmekten daha kolaydır. Ama gerçek huzur, ancak bu gölgeyi tanıdığımızda ve onu sahiplenmeye cesaret ettiğimizde gelir.

Melanie Klein, çocuklukta dünyayı iyi ve kötü olarak bölerek anlamlandırdığımızı söyler. Eğer çocukken sevgi ve ilgi konusunda tutarsız bir deneyim yaşadıysak, yetişkin olduğumuzda da insanları aşırı idealize eder ya da sert bir şekilde yargılarız.

Sevdiğimiz insanlar tamamen iyi, nefret ettiklerimiz tamamen kötü gibi gelir. Ama gerçek hayat bu kadar siyah ve beyaz değildir. Bir insan, hem bizi sevebilir hem de zaman zaman anlayamayabilir. Hem iyi niyetli olup hem de yanlışlar yapabilir.

İçimizdeki bu keskin bölmeler, aslında çocuklukta geliştirdiğimiz savunma mekanizmalarının bir parçasıdır. Eğer geçmişimizde bize zarar veren biri olmuşsa, bazen hayatımız boyunca insanları ya tamamen iyi ya da tamamen kötü olarak görmek eğiliminde oluruz.

Ama belki de, başkalarını bu kadar keskin bir şekilde yargılamak yerine, kendi geçmişimize dönüp oradaki bölünmeleri iyileştirmemiz gerekiyordur.

Donald Winnicott, bir çocuğun sağlıklı gelişimi için “yeterince iyi” bir ebeveyne ihtiyacı olduğunu söyler. Eğer bir çocuk, duygularına ve ihtiyaçlarına yeterince alan bulamazsa, kendi iç dünyasında bir bölünme yaşar. Gerçek benlik (doğal ve özgün yanımız) bastırılır ve yerine, dış dünyanın beklentilerine uygun bir sahte benlik gelişir.

Bugün ne kadar gerçek hissediyoruz? Ne kadar kendimiz gibi davranıyoruz?

İçimizde bastırdığımız çocukluk duygularıyla yüzleşmek cesaret gerektirir. Ama bunu yapmazsak, öfkemiz, kaygımız, hayal kırıklıklarımız, tekrar tekrar yüzeye çıkar. Başkalarını suçlamak yerine, dönüp kendimize bakmamız gerekir.

Belki de içimizde yükselen bu öfke, duyulmak isteyen çocukluk halimizdir. Bizi anlamadıklarında öfkeleniyoruz, çünkü o çocuk bir zamanlar gerçekten de anlaşılmamıştı.

Ama artık savaşmamız gerekmiyor. Kendimizi anlamaya başladığımızda, başkalarının bizi anlamasını beklememize de gerek kalmıyor.

Ve belki de içimizdeki çocuğa her gün şunu söylemeliyiz:

“Seni görüyorum, seni duyuyorum, iyi ki varsın.”

Leave a comment