Modern dünyanın garip bir paradoksu var—öylesine derinlere işleyen bir paradoks ki, farkına bile varmadan onunla yaşıyoruz. Sözde ifade özgürlüğünü kutsayan bir çağda yaşıyoruz; ancak aynı zamanda gerçeğin en nazik, en incelikli tonlara börünmeden kabul görmediği bir ortam da yaratıyoruz. Bize doğruluğun bir erdem olduğu söylenir, ancak bu erdem hafif adımlarla ilerlemelidir; çünkü, hoşnut edici illüzyonları tercih edenlerin hassasiyetlerini zedeleyebilir. İşte bu paradoks, bu otantik olma ile toplumsal varoluşu sürdürme arasındaki denge oyunu, beni bu satırları yazmaya sevk etti.
Sözlerini süzgeçten geçirmek, gerçeği söylemekle hoş karşılanacak ifadeler kullanmak arasında durmadan arabuluculuk yapmak, insanı yoran bir durum. Eğer beni nazik biri olarak görüyorsanız, sosyal personam işini iyi yapmış demektir. Ancak böyle olmadığımı düşünüyorsanız, belki de otantik benliğime daha yakın bir görünüm yakalamışsınızdır. Bu gerilim, yeni bir olgu değil—çünkü insanlık tarihi kadar eski. Carl Jung, toplumun beklentilerine uyum sağlamak için taktığımız “persona” maskesinden ve onun altında, dizginlenmemiş, sabırsız, sansürsüzce konuşmak isteyen bir gölge benlikten bahseder.
Bugün kamu alanında var olmak, hassas bir ipte yürümek gibidir. Artık dilin sadece doğruluk için değil, aynı zamanda kabul edilebilirlik için de dikkatlice tasarlanması gerekiyor. Söylediğiniz herhangi bir cümle fazla keskin olmamalı, eleştiriniz fazla doğrudan olmamalı ve gözlemleriniz fazlasıyla rahatsız edici olmamalıdır. Çünkü bir gerçeği açıkça dile getirmek, konfor alanlarından çıkan insanlar tarafından kaba, duyarsız ya da daha kötüsü, hassasiyetsiz olarak damgalanma riskini taşır. Artık bir ifadenin doğruluğu değil, onu dinleyenlerin duygusal dayanıklılığı belirleyici olmaktadır.
Bir zamanlar, doğruluk ve netliğin mantık ile karşılanacağını hayal etmiştim. Eğer birisi mantıksal bir tutarsızlığa işaret ederse, bir hata görürse, insanlar merakla dinler ve anlayışlarını geliştirmek isterdi. Fakat deneyimlerim bunun tam tersini gösterdi. Şu anda, istenmeyen bir gerçeğe verilen tepki entelektüel bir etkileşim değil, duygusal bir geri çekilmeye dönüşmüştür. Artık “Bu doğru mu?” diye sormuyoruz, onun yerine “Bu beni nasıl hissettiriyor?” diye soruyoruz.
Mesela, hamilelikte obezite ve diyabetin çocuklarda otizm riskini artırdığını bilimsel olarak destekleyen bir gözlemi ele alalım. Sade ve ampirik bir gerçek, araştırmacılar tarafından gözlemlenen bir korelasyon. Ancak, bu bilgi sosyal alana girdiği anda saf bir veri olmaktan çıkıp kişisel bir saldırıya dönüşür. “Ama ben zayıf bir anne tanıyorum ve onun çocuğu da otizmli,” diyen biri çıkar ve bireysel bir anekdot ile tüm bilimsel literatürü geçersiz kılmak ister. Bir diğeri, “O zaman bu benim suçum mu?” diye sorar. Tartışma gerçeklerin incelenmesine değil, duyguların yatıştırılmasına dönüşr.
Bilim bizi teselli etmek için var değildir. Gerçeklik, bizim rahatımıza göre şekil almaz. Ancak biz artık bunu bekler hale geldik. Günümüzün endişe verici özelliği budur: ampirik gözlemleri kişisel yaralanmalardan ayıramama durumu. İnsanlar, ihtimal ile kesinlik arasındaki farkı anlamadıklarında, gerçekleri tehdit olarak görürler. Artık bilgisizlik, duygusal iyilik maskesi altında korunmakta ve fikir ayrılıkları saldırganlık olarak yorumlanmaktadır. Mantıksal yanlışlara dikkat çekmek bile hoyratlık sayılmaktadır.
Kimi beni sinizmle, kibirle ve insanlarla buluşmaya isteksizlikle suçlayabilir. Belki haklılar. Ancak daha büyük bir kibir, dünyanın bizi asla rahatsız etmemesi gerektiği varsayımında yatmaktadır. Gerçeğimiz, bizi koruma altına almak zorunda değildir. Bilgi, duygularımızın rehinesi olmamalıdır. Ve eğer bu söylediklerim rahatsız ediciyse, o halde rahatsız edici olsun.