İnsan varoluşunun en ilginç yönlerinden biri, bağımlılık ve bağımsızlık arasındaki karmaşık dengedir. Hepimiz dünyaya başkalarına tamamen bağımlı olarak geliriz, sonra yavaş yavaş onların bizim için nasıl var olduğu, nasıl kaybolduğu ve nasıl bazen bizi hayal kırıklığına uğrattığını fark ederiz. Ne var ki, bağımlılık genellikle bir tür çocukluk hastalığı gibi görülür—mümkün olduğunca çabuk “aşılması” gereken bir zayıflık olarak değerlendirilir. Oysa psikiyatrist ve psikanalist Donald Winnicott, Ebeveyn-Bebek İlişkisi Teorisi adlı makalesinde bu erken dönemin yalnızca bir geçiş süreci olmadığını, aksine bir insanın tüm psikolojik yapısının temelini oluşturduğunu anlatır. Ona göre, gerçekten bağımsız olabilmek için önce güvenle bağımlı olmayı deneyimlemiş olmamız gerekir.
Winnicott’un en temel tezi şudur: Bebekler yalnızca biyolojik varlıklar değildir, psikolojik olarak da annelerinin (ya da temel bakıcılarının) uzantısı olarak yaşarlar. İlk aylar ve yıllar boyunca, bebek var olabilmek için yalnızca süt, sıcaklık ya da temiz bir bez değil, aynı zamanda psikolojik bir tutarlılık ve öngörülebilirlik içinde bir bakım almalıdır. Bir bebeğin kendini güvende hissetmesi, annesinin onun ihtiyaçlarını fark edip doğru şekilde karşılamasıyla mümkündür. Eğer bu bakım tutarsız, mesafeli ya da fazlasıyla müdahaleci olursa, bebek hayata karşı temel bir güven geliştiremeyebilir. Ve bu eksiklik, yıllar sonra dahi kişiliğin derinlerinde yankılanabilir.
Tutulmak: Fiziksel mi, Psikolojik mi?
Winnicott, bir bebeğin tutulması (holding) kavramını merkeze alır—bu sadece fiziksel bir kucaklamayı değil, duygusal ve psikolojik olarak da bir varlığı taşıyabilmeyi ifade eder. “Yeterince iyi anne” kavramıyla, kusursuz olmayı değil, bebeğin gelişimsel ihtiyaçlarını fark edip bunlara esnek şekilde uyum sağlayan bir anneyi kasteder. Böyle bir anne, bebeğine dünya hakkında ilk mesajları verir: “Burası güvenli bir yer. İhtiyaçların fark ediliyor. Bekleyebilirsin ve ihtiyaçların karşılanacak.”
Ancak ya bu “tutulma” gerçekleşmezse? Ya bakım düzensiz, mesafeli ya da kaotik olursa? Winnicott’a göre böyle bir durumda bebek sadece üzgün ya da sinirli olmaz. Daha derin bir seviyede, kendi varlığı hakkında bir parçalanma hissi yaşayabilir. Kendini bütünleşmiş bir birey olarak algılaması için gerekli olan duygusal süreklilik ve güvenlik eksik olur. Winnicott’un teorileri, yetişkinlikte yaşanan birçok psikolojik sorunun kaynağının bu erken dönem eksiklikleri olduğunu öne sürer. Örneğin, aşırı kaygılı olmak, başkalarına güvenmekte zorlanmak ya da ilişkilerde sürekli terk edilme korkusu yaşamak, erken çocuklukta yeterince “tutulamamış” olmanın izleri olabilir.
Winnicott’un en çarpıcı iddialarından biri, bebeklerin hayatlarının ilk dönemlerinde her şeyin kendi kontrollerinde olduğunu zannetmesi gerektiğidir. Annesi tam zamanında süt verirse, bebek bunu adeta kendisi yaratmış gibi hisseder. Dünyanın kendi iradesine göre şekillendiğini düşündüğü bu dönem, Winnicott’un “omnipotence” (her şeye gücü yetme yanılsaması) olarak tanımladığı kritik bir evredir. Ancak bu yanılsama sonsuza kadar sürmemelidir. Anne zamanla küçük gecikmeler ve sınırlar getirerek bebeğin dünyayı bir bütün olarak deneyimlemesini sağlar. Eğer bu geçiş çok sert olursa, bebek hayata karşı çaresizlik ve öfke geliştirebilir. Eğer çok geç ya da hiç olmazsa, kişi kendini hayatın merkezinde sanmaya devam edebilir—bu da ilerleyen yıllarda narsisistik kişilik özellikleri ya da başkalarıyla sağlıklı sınırlar kuramama gibi sorunlara yol açabilir.
Burada derin bir felsefi meseleyle karşılaşırız: Gerçeklikle nasıl yüzleşiriz? Eğer çocuklukta, dünya üzerinde bir gücümüz olduğuna inanma hakkımız elimizden alınırsa, hayatta bir şeyleri değiştirebileceğimize dair güvenimiz sarsılabilir. Öte yandan, eğer hiç sınırlarla karşılaşmazsak, dünya tarafından kaçınılmaz olarak hüsrana uğratıldığımızda bunu büyük bir travma olarak yaşarız. Winnicott’un teorileri, sağlıklı bireylerin bu iki uç arasında dengeli bir şekilde yetiştiğini öne sürer.
İyi Anne, Kötü Anne ve Hiç Olmayan Anne
Winnicott, çocuk gelişiminde üç farklı ebeveyn figürünü tartışır: yeterince iyi anne, müdahaleci anne ve eksik anne. Yeterince iyi anne, bebeğinin ihtiyaçlarını sezgisel olarak fark eden ve ona bir güven duygusu kazandıran kişidir. Müdahaleci anne, bebeğin her hareketini önceden tahmin edip onun yerine kararlar alır—bu da çocuğun kendi benliğini keşfetmesine engel olur. Eksik anne ise tutarsız, kayıtsız ya da duygusal olarak mesafeli bir figürdür ve bu, çocuğun dünyaya güvenmesini zorlaştırır.
Bu kavramlar sadece bebeklik dönemine özgü değildir. Yetişkinlikte de çevremizde yeterince iyi ilişkiler, fazlasıyla müdahaleci insanlar ve duygusal olarak ulaşılamaz kişilerle karşılaşırız. Bir patron, bir sevgili ya da bir arkadaş, bizim içimizdeki erken dönem bağlanma dinamiklerini tekrar tetikleyebilir.
Winnicott’un çalışmaları sadece bireysel psikolojiyi değil, toplumun genel sağlığını da anlamak açısından önemlidir. Eğer sağlıklı bir birey olmanın temeli erken çocukluktaki güvenli bağlanmaysa, o zaman toplumun da ebeveynleri desteklemesi gerekir. Doğum izni politikaları, ebeveyn eğitimi ve topluluk desteği, yalnızca bireysel aileleri değil, bir bütün olarak toplumu iyileştirir. Çünkü bir bebek yalnızca ebeveynleri tarafından tutulmaz—aynı zamanda kültürü, değerleri ve kurumları tarafından da “tutulmalıdır.”
Winnicott’un teorisi bize insan olmanın temel bir gerçeğini hatırlatıyor: Hepimiz bir noktada tutulduk ya da tutulamadık. Ve bu erken deneyim, hayatımızın geri kalanında ilişkilerimizi, kendimize duyduğumuz güveni ve dünyaya bakış açımızı şekillendiriyor. Bizi biz yapan şey, sadece neyi başardığımız değil, aynı zamanda nasıl bir sevgiyle başladığımızdır.
Bu yüzden, Winnicott’un çalışması yalnızca çocuk gelişimiyle ilgili değildir. Aslında, bize şunu sorar: Sevgiyle karşılandığımızda kim oluruz? Ve sevgisiz bırakıldığımızda kim olmaya zorlanırız?