Hayatın Kırılgan Dokusu

Hayat, doğası gereği, sevinç, beklenti, korku ve keder gibi çeşitli duyguların iç içe geçtiği büyük bir dokuma eserine benziyor. Dünyaya kırılgan varlıklar olarak adım atıyoruz ve bütünüyle kontrol edemediğimiz tesadüfler veya kaderin cilveleri, duygusal dünyamızda derin izler bırakıyor. Tam da bu öngörülemezlik içinde, Seneca’nın “Hayatın sadece bazı kısımları için mi ağlamalı? Tümü gözyaşı gerektirir.” şeklindeki keskin gözlemi hâlâ bu kadar güçlü bir yankı uyandırıyor. Kısa ama etkili bu söz, hüznün öyle ara sıra uğrayan bir misafir olmadığını, tam tersine yolculuğumuzun ayrılmaz bir parçası olduğunu hatırlatıyor. Birçok kişi için bu bakış karamsar gelebilir. Oysa bu düşünceyi teslimiyet veya umutsuzluk çağrısı olarak yorumlamak zorunda değiliz. Aksine, hüznün aslında sürekli bir eşlikçi olduğunu kabul ettiğimizde, yaşamın zorluklarıyla daha derin bir dirayet ve empati çerçevesinde baş edebileceğimizi keşfediyoruz.

Seneca’nın sözlerine kulak vermek, başlangıçta içimize tatsız bir huzursuzluk salabilir: Tüm ömrümüzün gözyaşını hak ettiğini söylemek, sanki kaderde kaçınılmaz bir keder varmış gibi görünür. Ancak Stoacılar iyi biliyordu ki, kontrolümüz dâhilinde olduğunu sandığımız hayaller —her zaman sağlıklı kalmak, ilişkilerimizin kusursuz yürümesi, kariyerimizin ivmeyle yükselmesi— bizi gerçek kayıplara hazırlıksız bırakır. Yaşamın her aşaması, incinmeye açık olmayı beraberinde getirir. Hastalıklar kaçınılmaz şekilde kapımızı çalabilir, sevdiklerimiz bir anda elimizden alınabilir, büyük umutlarla adım attığımız bir yol, beklenmedik aksiliklerle sonuçlanabilir. Seneca’nın vurguladığı nokta, bu kırılganlığın “anormal” bir durum değil, aksine insan olmanın doğal bir parçası olduğudur.

Bu bakışı benimsemek, ilk bakışta iç karartıcı görünse de tuhaf biçimde rahatlatıcı bir tarafı da vardır. Kendi acılarımızın “özel” ya da “tekil” olmadığını, aksine sayısız insanın aynı türden deneyimler yaşadığını fark ederiz. Bir ilişkimizin bitişi, bir işin elimizden gitmesi veya fiziksel sağlığımızla ilgili kötü bir haber, sadece bize mahsus trajediler değildir. Bunlar, dünyanın her köşesinde, her dönemde tekrar tekrar karşımıza çıkan insanlık hâlleridir. Hatta belki de en büyük ıstırabımız, bu acıların “olmayacağını” varsaymamızdan, bunlarla yüzleştiğimiz anda sanki evren bizi hedef almış gibi bir şok yaşamamızdan kaynaklanır. Oysa yaşamın tamamının gözyaşına değecek kadar kırılgan olduğunu bilmek, başımıza gelen zorlukları soğukkanlılıkla karşılamamıza yardım eder. Çünkü artık “Bu nasıl benim başıma gelir?” şaşkınlığından ziyade “Evet, bu da insan olmanın bir parçası” düşüncesiyle hareket edebiliriz.

Toplumun çoğu zaman bize aşıladığı iyimserlik hikâyelerinin cazibesi inkâr edilemez. Çeşitli reklamlar, kişisel gelişim sloganları, hatta dijital dünyanın türlü vaatleri, eğer yeterince çaba harcar ve doğru seçimleri yaparsak acı ve kayıptan sıyrılabileceğimizi fısıldar. Bu çekici ama gerçekle örtüşmeyen anlayış, her şey yolunda gitmediğinde bizi iki kat incitir. Hem kayıpla yüzleşiriz hem de “Başaramadım, bir yerde hata yaptım” diye kendimizi hırpalarız. Oysa Seneca’nın sözleriyle başlayan Stoacı öğreti, hayatın genelinde baş gösterecek hayal kırıklıklarını olağan kabul etmemizi öğütler. Bu da bize hafif bir ruhsal kalkana benzer bir hazırlık sağlar. Kötü olaylar yaşandığında, “Dünya bana haksızlık ediyor” diye öfkelenmek yerine, “Elbette bu tür zorluklar beklenebilir” diyerek daha usturuplu bir şekilde çözüm arar veya teselli buluruz.

Bu farkındalık, aynı zamanda başkalarıyla kurduğumuz ilişkilere de daha derin bir anlayış ve şefkat katmaktadır. Eğer hayatın bütünü gerçekten gözyaşına gebeyse, o hâlde etrafımızdaki herkesi, görünmez yaralar taşıyan potansiyel yol arkadaşları olarak görebiliriz. Sosyal medyada veya yüz yüze ortamda “mükemmel” hayatlar sürenlerin bile zihinlerinin gerisinde nice endişe, gönüllerinde yarım kalmış arzular bulunabilir. Yüzeyde büyük bir gülümseme ya da başarı hikâyesiyle dolaşanların iç dünyasında da beklenmedik bir kaygı veya hüzün saklı olabilir. Bu gerçeğin bilincine varmak, insana ayrı bir incelik ve merhamet kazandırır. Kendine veya başkalarına karşı daha toleranslı, yargılayıcı olmaktan ziyade anlamaya meyilli hâle gelirsin. Herkesin, öyle veya böyle, aynı kederli ağı paylaşma potansiyeli taşıdığını kavramak, bizi hem topluluk duygusuna hem de duygusal olgunluğa bir adım daha yaklaştırır.

Burada, gözyaşının sadece acıdan doğmadığını da unutmamak gerekir. Gözyaşı, bazen de derin bir kavrayışın ya da bir aydınlanma ânının ifadesi olabilir. Eğer insan hayatı, doğumundan ölümüne, kayıplar ve risklerle doluysa, o hâlde sahip olduğumuz huzurlu anlar, sevgi dolu anılar veya küçük mutluluklar daha da değerli görünür. Çünkü her anımız, aslında biz fark etsek de etmesek de, geçiciliğin gölgesi altındadır. Bu farkındalık bizi umutsuzluğa sürüklemek yerine, sevdiklerimizi daha çok kucaklamaya, bir bardak çayı daha büyük bir minnetle yudumlamaya, ağaçların arasından sızan gün ışığını daha derin bir hayranlıkla izlemeye yöneltebilir. Hayatın biteviye değişeceğini ve her güzel anın aslında kırılgan olduğunu bilmek, o anları daha da kıymetli kılar.

Elbette bu yaklaşım, “Nasıl olsa acı kaçınılmaz, bırak her şey oluruna varsın” diye bir tepkisizlik önermez. Stoacılık, zihin eğitimine büyük önem verir. İnsan, hayal kırıklıklarını ve kayıpları bir ölçüde öngörebilir, en azından bunların bir olasılık olduğunu kabul ederek duygusal hazırlığını yapabilir. Mesela bir Stoacı yöntem olarak “negatif canlandırma” vardır: Günün birinde işini kaybetmenin, çok sevdiğin bir yakınını yitirmenin, evini terk etmek zorunda kalmanın ihtimallerini zihninde kısaca canlandırmak. Bu biraz kasvetli görünse de aslında rahatlatıcı bir yanı vardır; çünkü bu sayede bir şey gerçekten başımıza geldiğinde, “Evet, bu da mümkündü,” diye düşünebilir, yıkıcı şaşkınlıktan kaçınabiliriz. Böylelikle hayatın herhangi bir ânında gerçekleşebilecek aksilikler, bizi tamamen savunmasız yakalayamaz. Tıpkı fırtınalı denizlerde yol alacağını bilen bir kaptanın, gemisini önceden güçlendirmesi gibi.

Bu yaklaşımdan, Stoacıların duygusuz robota dönüştüğüne dair bir yanlış kanı doğmamalı. Aksine, onlar da duyguları, hatta gözyaşlarını reddetmez; sadece yıkıcı boyuta varmadan, bu duyguları anlamayı ve onları sağduyu süzgecinden geçirmeyi önerirler. “Hayatın bütünü gözyaşına değer” demek, insanın sürekli ağlamasını ya da melankoliye gömülmesini övmek değildir. Daha çok, kederin ve hüznün kaçınılmaz olduğunu kabul edip, bu duygulardan utanmamayı işaret eder. Aslında gözyaşları, bazen direncimizi ve hayata bağlılığımızı gösterir. Kimi zaman kaybettiğimiz bir şeyin değerini, o gözyaşları sayesinde içtenlikle idrak ederiz. Bu duygu ifadesinin inkârı değil, anlayışlı bir kabullenmesi söz konusudur. Bu kabulleniş, bizi hem kendimize hem de başkalarına karşı daha yumuşak başlı ve anlayışlı kılar.

Stoacılığın bir diğer önemli katkısı da aşırı öz-merkezli acı hissini hafifletmesidir. En trajik kayıplarımız ve en derin üzüntülerimiz bile, yeryüzündeki milyarlarca insanın kim bilir kaçının daha önce yaşadığı veya hâlen yaşamakta olduğu durumlardır. Bu bilgi, acımızı küçümsemez, ama onu evrensel bir çerçeveye yerleştirerek yalnızlıktan doğan ıstırabımızı biraz hafifletir. Felaket veya keder anında, sadece kendi ızdırabımızın eşi benzeri yokmuş gibi hissetmektense, “Bunu deneyimleyen sadece ben değilim” diyebilmek, kendi gözyaşlarımızla başka gözyaşları arasında ortak bir pay bulmayı sağlar. Bu da bir tür teselli ve aynı zamanda öğrenme alanı yaratır: Diğerleri nasıl atlattı, hangi manevi ya da entelektüel araçları kullandı, diye merak ederiz ve onların deneyimlerinden güç toplayabiliriz.

Kederin dönüştürücü bir yanı da vardır. Tam bu noktada insan, acısını daha anlamlı bir şeye dönüştürmek için çaba gösterebilir. Diyelim ki sevdiğin birini bir hastalıktan dolayı kaybettin. Bunun telafisi yok elbette, ama belki aynı acıyı çekenlere yardımcı olmak için zamanını, enerjini veya kaynaklarını seferber edebilirsin. Kişisel bir yara, toplumsal bir dayanışmaya, iyileştirici bir girişime dönüşebilir. Sanatın her dalı da benzer şekilde acıyla beslenir. Yüzyıllardır insanlar, acılarını müziğe, resme, yazıya dökerek hem kendilerini hem de başkalarını iyileştirmenin yolunu aramışlardır. Tüm bu yaratıcı çabalar, acının bir yıkımdan çok, başka bir şeye—belki insanlığın birikimine katkı sağlayan bir duygu ifadesine—dönüşmesi demektir.

Tüm bunların sonunda, aslında hüznün yaşamımızın temel bir parçası olduğunu kabul etmek, bizi hafifletici bir esnekliğe kavuşturabilir. “Nasıl olsa başıma kötü bir şey gelmez” gibi bir saflıktan uzaklaşmak, bizi bir yandan daha az kırılgan, diğer yandan da daha alçakgönüllü hâle getirir. Ufak tefek hayal kırıklıkları, zaman zaman beklediğimiz kadar sarsıcı olmaz, çünkü zihnimizde onlara yer açmışızdır. Büyük kayıplarla yüzleşmek zorunda kaldığımızda ise, “Bu asla olmamalıydı” diye isyan edeceğimize, “Bu da ihtimallerden biriydi, bundan sonra ne yapabilirim?” diye sorabiliriz. Öfke ve inkâr yerini, yaraları saracak bir zihinsel berraklığa bırakır.

Kederin kaçınılmaz olduğunu bilmek, insana yaşama daha hafif adımlarla yürüme cesareti de verir. Bir şeyleri denerken, ilişkiler kurarken veya hayaller peşinde koşarken, başarısızlık veya kayıp korkusuyla kendimizi sınırlamak yerine, “Zaten hata ve hayal kırıklığı da oyunun bir parçası,” diye düşünür, risk almakta çekinmeyiz. Böylesi bir tavır, kadercilik değildir. Tam tersine, cesurca sorumluluk almanın bir yoludur. Sadece sonuç her ne olursa olsun, bunun insana özgü bir deneyim olduğunu içselleştirmiş oluruz.

Seneca’nın sözlerine yeniden bakarsak, bu cümle bize acımasız bir gerçeği işaret ettiği kadar, hayatı daha derinden anlama daveti de sunar: İnsan, sürekli değişkenlik, kayıp ve kırılganlığın ortasında yaşar. Bunu inkâr etmek bizi çoğu zaman hazırlıksız ve kırılgan kılar. Oysa kederin kaçınılmaz yanını tanımak, acı karşısında birbirimize uzanacak yardım ellerini daha kolay görmemizi sağlar. Zira bu kabulleniş, “Hepimiz aynı tufandan geçiyoruz” duygusunu doğurur. Ayrıca mevcut anların tatlılığını ve güzelliğini daha sahici bir coşkuyla kutlarız. Çünkü biliriz ki bu anlar da sonsuz değil, belki de tam da sonlu oldukları için değerli.

Böyle bir perspektifle, her gün belki daha farklı yaşayabiliriz. Sabah gözlerimizi açtığımızda, “Bugün hastalık veya beklenmedik bir sorun gelip kapımı çalabilir. Ama bu, hayatın bana özel bir saldırısı değil, insan olmanın genel bir paydası,” diye düşünmek, alarmcı bir ruh hâlinden ziyade doğal bir farkındalık kazandırır. Daha nazik, daha duyarlı davranır, çevremizdeki insanların gizli acılarına gözlerimizi kapatmamaya çalışırız. Başkalarına her zamankinden biraz daha anlayışla yaklaşmak, acı ve gözyaşının hepimize bir noktada değeceğini bilmekten ileri gelir. Bu bilme hâli, bizi daha şefkatli bir toplum olmaya doğru yöneltir.

Kuşkusuz, “Hayatın tamamı gözyaşı gerektirir” düşüncesi, sadece bir karamsarlık bildirgesi değildir. Tam aksine, özgürleştirici bir kapı açar: Acıyı bütünüyle ortadan kaldıramayız ama o acıyla nasıl ilişki kuracağımızı dönüştürebiliriz. Kaybettiklerimizi veya yaşayamadıklarımızı tamamıyla unutmaya çalışmak yerine, o kederi benimseyip ondan öğrenebilir, başkalarının yükünü de hafifletecek adımlar atabiliriz. Belki bir dostu dinleyerek, belki bir şiir yazarak, belki de maddi-manevi desteğimizi sunarak… Her ne şekilde olursa olsun, ortak kırılganlığımızdan ortak bir insanlık bağı çıkarmak mümkündür.

Sonuçta, Seneca’nın bu sözü neden yüzyıllar boyunca yankılanmış diye soracak olursak, cevabı basit: Her çağda, her coğrafyada, hayatın zorlu doğası değişmeden duruyor. Değişen, sadece koşullar veya teknolojik imkânlar; ancak insanın kırılganlığı, kaybedebilme potansiyeli, sevdiklerine veda etmek zorunda kalışı, hep aynı derinlikte kalıyor. Bu evrensel tema, hepimizin hayatına değdiği için bizi doğrudan ilgilendiriyor. Bu sebeple, sözlerin arkasında, “Evet, hayat çoğu zaman gözyaşıdır,” diyerek tamamen karamsarlığa teslim olmamak, aksine bu gerçeğin farkındalığıyla daha derin bir anlayış, daha yüce bir dayanışma ve şefkat geliştirmek yatıyor. Dolayısıyla gözyaşı, bir zayıflık nişanı olmaktan çıkıp insaniyetimizin bir teyidi, değer verdiğimiz şeylerin kıymetini gösteren bir işaret hâline gelebilir.

Hayatı tüm incelikleri ve kırılganlıklarıyla kucaklamak, sürekli mutluymuşuz gibi davranmaktan daha derin bir tatmin sunar. Çünkü sahici yaşamak, sadece neşemizi değil, hüznümüzü de görmeyi gerektirir. İnsanın acıyı paylaşabilecek, onu anlayabilecek ve onu dönüştürebilecek bir bilince sahip olması, belki de “mutluluğa” dair en güçlü anahtardır. Sonuç olarak, bu anlayış, hayatın ağırlığını hafifletmez; ama omuzlanmasını kolaylaştırır. Ve belki de en nihayetinde, o gözyaşları sayesinde anlarız ki incinebilirlik, aynı zamanda sevgiyi ve merhameti büyüten bir tohumdur.

Hayat ne kadar hüzünlü olursa olsun, bu hüzünler bize hayatın ne kadar değerli olduğunu tekrar tekrar hatırlatır. Her sarılma, her gülümseme, her söz, geçiciliğin ışığında daha anlamlı hâle gelir. O geçicilik, hayata ağırlık kattığı kadar, onu yücelten bir unsurdur da. Çünkü her şey geçici ve kaybedilebilir olduğu için, eldekine daha içten sarılmamız ve başkalarının yükünü de hafifletmeye çalışmamız gerekir. İşte Seneca’nın basit gibi görünen ama derinlikli sözleri, bu durumu tekrar aklımıza getiriyor: Bizler, kaçınılmaz olarak gözyaşı dökecek varlıklarız, ama aynı zamanda içimizde vazgeçilmez bir şefkat ve hayranlık tohumu taşıyoruz. Ve belki de, yaşamanın gerçek değeri tam da burada saklı.

“What need is there to weep over parts of life? The whole of it calls for tears.” – Seneca

Leave a comment