Bebeklik Duyguları: Kaygı, Suçluluk ve Depresyon Üzerine

Bizi Uyutmayan Kaygılar

Bebekler hakkında konuştuğumuzda, genellikle şirin, saf ve sevgi dolu varlıklar aklımıza gelir. Oysa insan doğasının karanlık yönleri, henüz bebeklikten itibaren kendini göstermeye başlar.

Bizi yetişkin hayatımızda zorlayan pek çok psikolojik mesele – kaygı, suçluluk ve depresyon gibi – aslında bebeklikte, anneyle kurduğumuz en temel ilişkide kök salmıştır. Freud ve Klein gibi psikanalistler, iç dünyamızın mimarisini anlamaya çalışırken, hayatımızın ilk aylarında zihnimizin nasıl şekillendiğini ve bugünkü ruhsal durumumuzla nasıl bağlantılı olduğunu gözler önüne sermeye çalışmışlardır.

Ancak burada işler karmaşıklaşır. Çünkü konuştuğumuz zihin, henüz dili bile olmayan bir varlığın zihnidir. Bebeklerin hissettiklerini, kelimelerle ifade etme yetileri yoktur. Buna rağmen, duygularının ve korkularının derinliği, yetişkinler kadar güçlüdür – belki daha da fazlasıyla.

Öyleyse, bu bebeklik dönemine dair konuşurken hangi kavramların gerçekten anlamlı olduğunu, hangilerinin yetişkinlerin kendi zihinlerinden bebeklere yansıttıkları olduğunu ayırt etmeliyiz.

Bebek Zihnini Anlamanın Zorlukları

Bebeklik dönemine dair konuşurken birkaç temel karışıklık bizi bekler:

1. Bebeklikte fiziksel ve zihinsel durumlar iç içedir.

Bir yetişkin olarak kaygıdan bahsettiğimizde, bunun psikolojik bir durum olduğunu düşünürüz. Ancak bir bebek için kaygı, açlıkla, mide kramplarıyla ya da uykusuzlukla iç içedir. Kaygı bir düşünce değil, doğrudan hissedilen bir bedensel deneyimdir.

2. Psikanalitik terimler bazen farklı anlamlara gelir.

Melanie Klein’ın ‘depresif pozisyon’ kavramı, sıradan bir depresyon hali değildir. Aslında bu, sevgi duyduğumuz birine zarar verdiğimizi fark ettiğimizde hissettiğimiz suçlulukla ilgilidir. Ama buradaki suçluluk yapıcıdır, bizi ilişkilerimizi onarmaya yönlendirir.

3. Duyguların kaynağı her zaman dış dünya değildir.

Freud’a göre, insanın ruhsal dünyasında dış dünyaya yönelen arzular ve korkular bulunur. Klein ise, ruhumuzun büyük bir bölümünün içsel nesneler ile dolu olduğunu öne sürer. Yani zihnimizde, gerçek anne ve babamızdan bağımsız olarak, onların içselleştirilmiş imgeleri vardır. Kaygılarımızın çoğu, aslında bu içsel figürlerle olan ilişkimizden kaynaklanır.

Bu kafa karışıklıklarını göz önünde bulundurduğumuzda, bebeklik psikolojisine dair büyük sorular ortaya çıkar: Kaygı, suçluluk ve depresyon gibi duygular ilk olarak nasıl ortaya çıkar? Bebek, annesiyle olan ilişkisini nasıl deneyimler? Ve daha da önemlisi, bugün, yetişkin halimizle, bu erken dönem hislerimizden ne öğrenebiliriz?

Bebeklikte Kaygının Doğuşu

Kaygının kökenine inmek istiyorsak, bir bebeğin dünyayı nasıl deneyimlediğini hayal etmeliyiz.

Bebek için dünya, büyük oranda annesinden ibarettir. İlk aylarda onun zihni, henüz kendi varlığı ile dış dünya arasındaki sınırları net bir şekilde ayırt edemez. Dolayısıyla annesinin yokluğu, sadece bir yalnızlık hissi yaratmaz, varoluşsal bir krize neden olur.

Bebek için annenin varlığı her şeydir: Yiyecek, sıcaklık, rahatlık ve güvenlik. Anne orada olduğunda dünya yaşanabilir bir yerdir. Ama anne gittiğinde? Bebek henüz “Birazdan geri gelecek” diye düşünebilecek bilişsel kapasiteye sahip değildir. Annenin kaybolması, sanki sonsuza kadar yok olmasıyla eşdeğerdir.

Bebek, ilk kez kaygıyı bu anlarda yaşar.

Bu noktada, Klein’ın ortaya koyduğu perseküsyon kaygısı devreye girer. Eğer bir bebek, annesinin yokluğunu tehdit edici olarak algılarsa, bu kaygı dış dünyaya yansıtılır: Dış dünya düşmanca hale gelir. Bebeğin zihninde, dünyayı saran belirsiz tehditler vardır.

Bu, yetişkinlikte yaşadığımız birçok kaygı biçiminin temelini oluşturur. Yetişkin hayatımızda da, çoğu zaman kaygıyı dışarıdaki tehditlerden kaynaklıymış gibi hissederiz. Ancak gerçekte, bu kaygı çocuklukta içselleştirdiğimiz korkuların bir yankısıdır.

Bebeklikte Suçluluk ve Onarma İsteği

Kaygının ardından gelen bir diğer güçlü duygu ise suçluluktur.

Bebek büyüdükçe, annesine duyduğu sevgi ve zaman zaman hissettiği öfke arasındaki çelişkiyi fark etmeye başlar. Bir an onu beslediği için minnettar hissederken, bir sonraki an onu terk ettiği için öfkeli olabilir.

Burada yaşanan duygu ambivalanstır – yani aynı kişiye karşı hem sevgi hem de öfke beslemek.

Bu noktada, Klein’ın “depresif pozisyon” dediği gelişimsel evre devreye girer. Bebek, bazen annesine zarar verebileceğini (örneğin, ona karşı öfkeli hissettiğinde) fark etmeye başlar. Ancak bu, onun için yeni bir kaygı yaratır: “Ona zarar verdiysem, bunu nasıl telafi ederim?”

İşte bu, “depresif suçluluk” dediğimiz yapıcı suçluluk biçimidir. Bu suçluluk, insanın ilişkilerini onarma arzusunu doğurur.

Yetişkin hayatımızda da, derin bağlar kurduğumuz insanlara zaman zaman zarar veririz. Ancak olgunlaşmanın bir parçası, bu zararları fark edip telafi etmeyi öğrenmektir. Eğer sağlıklı bir gelişim süreci yaşadıysak, ilişkilerimizde onarıcı adımlar atabiliriz.

Ancak bazı insanlar için suçluluk farklı bir boyut kazanır: Perseküsyon suçluluğu.

Bu tür suçluluktaki kişi, yanlış bir şey yaptığını hissetmekten çok, bir başkasının kendisini suçladığını düşünerek hareket eder.

Bebeklikten itibaren içselleştirilmiş cezalandırıcı bir anne figürü, ilerleyen yaşlarda bu tür bir suçluluk hissinin temelini oluşturabilir. Bu kişiler, gerçekte yanlış bir şey yapmadıkları durumlarda bile suçluluk hissiyle yaşarlar – çünkü iç dünyalarında, onları sürekli eleştiren ve yargılayan bir “anne” sesi yankılanmaktadır.

Bu noktada, suçluluk ve depresyon arasındaki bağlantı ortaya çıkar. Kişi eğer, kendini onarma kapasitesine sahip hissetmiyorsa, suçluluğu depresyona dönüşebilir.

Bebeklikte Depresyonun Kökleri

Depresyonu anlamak için, bir insanın ruhsal dünyasının nasıl şekillendiğine dair temel bir içgörüye ihtiyacımız var. Depresyon çoğu zaman, yalnızca mutsuzluk veya enerji kaybı olarak tanımlanır. Ancak psikanalitik bakış açısına göre, depresyon bir şeyin kaybı ve o kaybın telafi edilemeyeceğine dair bir inanç ile ilgilidir.

Bebek açısından bu kayıp, çoğu zaman annesiyle kurduğu ilişkide ortaya çıkar. Bebeğin zihninde, annesi bir sevgi ve güven kaynağıdır. Ancak eğer bebek, annesiyle olan ilişkisini onarma kapasitesine sahip olmadığını hissederse, suçluluk bir adım daha ileri gider ve depresyon başlar.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir:

• Depresif kaygı, bireyin sevdiği birine zarar verdiğini fark etmesi ve onu onarma arzusudur.

• Depresyon, bu onarımın mümkün olmadığına dair bir inanç geliştirmektir.

Yani depresyon, yalnızca üzüntüyle ilgili değildir; bir şeyi düzeltmenin imkânsız olduğuna inanmanın sonucudur.

Bebeklikten Yetişkinliğe: Depresyonun Evrimi

Psikanalitik düşünceye göre, erken bebeklik dönemindeki bazı deneyimler, ilerleyen yaşlarda depresyona yatkınlık oluşturabilir.

Bebeğin iç dünyasında kırılgan bir denge vardır. Eğer bebek, annesiyle olan bağlarını onarma kapasitesine sahip olduğunu hissederse, suçluluk ve kaygı yapıcı bir şekilde işlenebilir. Ancak eğer bebek, annesinin ona yeterince yanıt vermediğini veya sevgi kaynağının kalıcı olarak zarar gördüğünü hissederse, bu duygu kalıcı bir ümitsizliğe dönüşebilir.

Bazı durumlarda, erken çocuklukta yaşanan bir olay, yetişkinlikte depresif eğilimlerin temelini atabilir:

• Erken ayrılıklar (örneğin, annenin hastalanması, işe dönmesi veya bebekten duygusal olarak uzaklaşması)

• Bir kardeşin doğumu ve anne ilgisinin bölünmesi

• Anne ya da babanın depresif veya duygusal olarak ulaşılamaz olması

• Bebeğin annesiyle kurduğu ilişkinin onarılamaz olduğuna dair erken bir deneyim yaşaması

Bu tür durumlar, bireyin ilerleyen yıllarda depresif eğilimler geliştirmesine neden olabilir. Çünkü bebek, erken dönemlerde edindiği “kaybı telafi etme” yetisini kaybettiğinde, ilerleyen yaşlarda da ilişkilerindeki zorluklarla başa çıkmakta zorlanacaktır.

Depresyon ve İçsel Dünyadaki Hasarlı Nesneler

Klein’ın teorisi, depresyonu daha iyi anlamamızı sağlar. Ona göre, depresif bireyin iç dünyası hasar görmüş ve onarılmamış içsel nesnelerle doludur.

Bunu basitçe şöyle düşünebiliriz:

• Sağlıklı bir zihin, içsel dünyasında sevgi dolu, destekleyici ve onarılabilir nesneler barındırır.

• Depresif bir zihin, içsel dünyasında hasar görmüş, ulaşılmaz veya yok olmuş nesneler taşır.

Yetişkinlikte bu, bireyin ilişkilerindeki sorunları çözme kapasitesiyle doğrudan bağlantılıdır. Depresif birey, yalnızca dış dünyadaki insanları değil, iç dünyasındaki figürleri de kaybedilmiş olarak hisseder.

Böylece depresyon, bir varoluşsal yalnızlık hissine dönüşür: Sanki sevgi kaynağına bir daha asla ulaşılamayacaktır.

Depresyondan Çıkış: Onarımın Gücü

Burada en önemli nokta şudur: Depresyon, kaybın geri döndürülemez olduğuna dair bir inançtır. Ancak bu her zaman doğru değildir.

Psikanalitik terapi ve içsel farkındalık, bireyin kendi iç dünyasında bir onarım süreci başlatmasını sağlar.

Klein’ın depresif pozisyon kavramı, bu noktada bir umut sunar: Eğer kişi, içsel dünyasındaki zarar gördüğünü düşündüğü nesneleri onarabileceğine inanırsa, depresyonun etkileri hafifleyebilir.

Bu nedenle, depresif bir birey için en önemli şey kendine şu soruyu sormaktır:

“Kaybettiğimi düşündüğüm şey gerçekten kayıp mı? Yoksa onu onarma şansım hâlâ var mı?”

Çoğu zaman, bu sorunun cevabı düşündüğümüzden daha umut vericidir. Birçok şey, sandığımız kadar kalıcı olarak kaybolmaz.

Bebeklikten Yetişkinliğe Duygusal Mirasımız

Kaygı, suçluluk ve depresyon, modern dünyada hepimizin zaman zaman karşılaştığı duygulardır. Ancak psikanalitik bakış açısı, bu duyguların sadece bugün yaşadığımız olaylardan kaynaklanmadığını gösterir.

Bunlar, çok daha önce – bebeklik döneminde, annemizle kurduğumuz ilişkide – filizlenmiş olabilir.

Yetişkinlikte yaşadığımız derin kaygılar, bebeklikte ilk kez annemizin yokluğunda hissettiğimiz korkuların bir yankısı olabilir.

İçimizi kemiren suçluluk, ilk kez sevdiğimiz birine zarar verme korkusuyla ortaya çıkmış olabilir.

Ve depresyon, sevgi kaynağını kaybettiğimize dair bebekken geliştirdiğimiz bir inancın, yıllar içinde kemikleşmiş bir devamı olabilir.

Ancak burada önemli olan nokta şudur: Bu duyguların kökenini anlamak, onların üstesinden gelmenin ilk adımıdır.

Eğer geçmişte nasıl şekillendiğimizi anlarsak, bugün kim olduğumuzu ve daha da önemlisi, kim olabileceğimizi keşfedebiliriz.

Böylece, hayatımızı bir bebek gibi edilgen şekilde değil, bir yetişkin gibi bilinçli şekilde yönlendirmeye başlayabiliriz.

Leave a comment