
Ebeveynlik, sadece anne babadan çocuğa geçen bir süreç değil, aynı zamanda kuşaklar boyunca aktarılan bir mirastır. Nasıl yetiştirildiğimiz, nasıl sevildiğimiz ve nasıl disipline edildiğimiz, kendi çocuklarımızı nasıl büyüteceğimizi şekillendirir. Ancak bazı ebeveynlik pratikleri, düşündüğümüzden çok daha derin ve karanlık bir geçmişe dayanıyor olabilir.
Bugün hâlâ bazı ailelerde kabul gören uyku eğitimi adı altında yapılan “ağlamaya bırakma” yöntemi, katı beslenme ve uyku programları özellikle gece emzirmesini erken bırakma; kreş eğitimlerine gönderimler, sert disiplin uygulamaları veya çocukla duygusal mesafenin korunması gerektiği düşüncesi, aslında nereden geliyor? Bu tür ebeveynlik yaklaşımlarının kökenine indiğimizde, Nazi Almanyası’nda çocuk yetiştirme anlayışının ne kadar derin bir iz bıraktığını görebiliriz.
Johanna Haarer ve Çocuk Yetiştirme Rehberi
Nazi Almanyası, çocuk yetiştirmenin yalnızca ailelerin bireysel tercihleriyle ilgili bir konu olmadığını, aksine “devletin geleceğini şekillendiren bir görev” olduğunu düşünüyordu. Bu doğrultuda, 1930’ların sonunda Johanna Haarer isimli bir doktor, Die deutsche Mutter und ihr erstes Kind (Alman Anne ve İlk Çocuğu) adlı kitabı yazdı. Bu kitap, Almanya’daki annelere rehber olarak sunuldu ve milyonlarca kadına dağıtıldı.
Ancak bu kitap, bugünkü ebeveynlik anlayışına bakıldığında çok fazla benzerlikler görebiliriz. Haarer, annelere bebekleriyle duygusal bir bağ kurmamalarını, çocuklarını fazla kucaklamamaları gerektiğini ve onların bağımsız, sert bireyler olmaları için katı bir disiplin uygulamaları gerektiğini öğütlüyordu. Evet ilk olarak böyle okuduğumuzda nasıl bir benzerlik var gibi düşünüyoruz ancak işin içine girdiğimizde uygulama olarak bebeğin ihtiyaçlarına cevap verilmemesi gerektiğini, uykuya dalarken göz teması kurulmaması gerektiğini öğütleyen ve bu sayede bebeğin kendi kendini sakinleştirmeyi (çaresizliği öğreniyor aslında) öğrendiğini iddia eden bir çok sosyal medya hesabı, uyku eğitimcisi, çocuk doktoru hatta psikoloji eğitimi almış psikolog bile bulabilirsiniz.
Bu anlayış, çocuğu sevgi ve şefkatle büyütmek yerine, onun “itaatkâr” ve “duygusuz” bir birey olmasını hedefliyordu. Çünkü Nazi rejimi için çocuklar birer birey değil, toplumun gelecekteki askerleri ya da iş gücüydü.
Düşünsenize, milyonlarca insanın ebeveynlik anlayışını şekillendiren bu ideoloji, savaş sonrası da kaybolmadı. O yıllarda yetişen çocuklar, ebeveyn olduklarında benzer yöntemleri uygulamaya devam etti. Zamanla, bu yöntemlerin kökeni unutuldu ama uygulamaları kaldı. Bugün bile, ebeveynlik hakkında duyduğumuz bazı önerilerin, bu karanlık mirastan izler taşıyor olması mümkün.
1. “Ağlamaya Bırak” Yöntemi: Gerçekten Faydalı mı?
Johanna Haarer, annelere bebeklerini ağlamaya bırakmalarını öneriyordu. Onun mantığına göre, bebeğin fazla ilgi görmesi, onu “şımartır” ve “bağımlı” bir hale getirirdi.
Bugün hâlâ bazı ebeveynlik kitaplarında, bebeklerin uyumayı öğrenmesi için cry-it-out (ağlatma) yönteminin önerildiğini görüyoruz. Bazı uyku eğitimi tekniklerinde, bebeğin kendi kendine uyumasına yardımcı olmak için kısa sürelerle ağlamasına izin vermek öneriliyor. Ancak bu yöntem, Haarer’in anlayışının ta kendisi. Aslında çocuk yetiştirme değil itaatkar robot yetiştirme yöntemi.
Modern bilim, bebeklerin ağlarken stres hormonlarının yükseldiğini ve ebeveyn tarafından sakinleştirilmediklerinde bunun uzun vadede bağlanma problemlerine yol açtığını gösteriyor. Aynı zamanda bu stres beyinde stres hormonunu salgılatan genlerin hayat boyu aktive olmasına sebep olup çocuğun yaşam boyu aşırı stresli depresyona dönük kaygılı bir hayat yaşamasına sebep oluyor. Bir bebek, ağladığında yalnız bırakıldığında değil, güvenilir bir şekilde sakinleştirildiğinde kendini güvende hisseder.
2. Katı Beslenme ve Uyku Programlarının Kökeni
Haarer, bebeklerin katı bir beslenme programına uyması gerektiğini ve annelerin bebeklerinin açlık sinyallerine yanıt vermemesi gerektiğini söylüyordu. Bu yaklaşım, bebeğin ihtiyaçlarını yok sayan bir sistemdi. Yine günümüzde sıkça gece beslenmesinin bebekler için gereksiz olduğunu iddia eden pek çok çocuk doktoru, uyku uzmanına rastlayabilirsiniz. İşin aslı ne yazıkk ki böyle değil. Bebekler için beslenmek fiziksel ihtiyacın da ötesinden psikolojik bir ihtiyaçtır.
Bugün de bazı ebeveynler, bebeklerin belirlenen saatler dışında beslenmesine karşı çıkıyor. “Ağlayarak yemek istemesine izin verme, şımarır” gibi cümleler duyuyoruz. Ancak modern araştırmalar, bebeğin kendi açlık sinyallerine saygı duyulması gerektiğini ve esnek bir beslenme programının daha sağlıklı olduğunu gösteriyor.
3. Fiziksel Temastan Kaçınmak: Sevgisiz Büyütmenin Etkileri
Haarer’e göre, bebekleri fazla kucaklamak onlara zarar verirdi. Nazi ideolojisine göre anne-baba, çocuğa duygusal olarak mesafeli olmalıydı.
Ancak fiziksel temas, çocuk gelişimi için kritik öneme sahiptir. Sarılmak, dokunmak ve göz teması kurmak, bebeğin beyninde oksitosin (sevgi hormonu) salgılanmasını sağlar. Bu da çocuğun ilerleyen yaşlarda güvenli bağlanmasını ve sağlıklı ilişkiler kurmasını destekler.
Bugün hâlâ bazı ebeveynlerin çocuklarını “fazla sevmemesi gerektiğini” düşündüğünü duyuyoruz. Ama gerçek şu ki, bir çocuk ne kadar fazla sevgi görürse o kadar güçlü bir birey olur. Yine uyku eğitimleri sırasında bebek ağladığında kucaklayıp sakinleştirmek yerine duyarsız kalıp seyredilmesi gerektiği bebekle göz teması kurulmaması gerektiğini savunulur. Buna da şefkatli uyku eğitimi diye pazarlama yapılıyor. Tüm bu süslü kelimelerin arkasında aslında korkunç bir gerçek yatıyor.
Geçmişin Zincirini Kırmak: Bilinçli Ebeveynlik Mümkün mü?
Eğer bu anlayışlar bize de öğretildiyse, bilinçli bir şekilde bu zinciri kırmak mümkün mü? Kesinlikle evet. İşte daha sağlıklı bir ebeveynlik anlayışı için bazı öneriler:
1. Bebeğinizin Duygusal İhtiyaçlarına Yanıt Verin
Ağlamaya bırakmak yerine, bebeğinizin ihtiyaçlarına duyarlı olun. Onu sakinleştirdiğinizde, ona güvenli bir bağlanma modeli sunmuş olursunuz.
2. Beslenme ve Uyku Konusunda Esnek Olun
Bebeğinize katı programlar yerine, onun sinyallerine göre şekillenen bir rutin sunun.
3. Fiziksel Teması ve Sevgiyi Artırın
Bebeğinizle bol bol sarılın, ona sevginizi gösterin. Sevgiyi fazla vermek, çocuğunuzu zayıf yapmaz; tam tersine, güçlü ve güvenli bir birey olmasını sağlar.
Sonuç: Geçmişten Ders Almak
Nazilerin ebeveynlik anlayışı, sadece tarih kitaplarında kalmadı. Nesiller boyunca aktarılan bu soğuk ve sert ebeveynlik anlayışı, bugün hâlâ bazı ebeveynlik pratiklerine sızmış durumda. Ancak modern bilim, çocukların sevgi, güven ve bağlanma ile büyüdüğünde çok daha sağlıklı bireyler olduğunu kanıtladı.
Artık geçmişin karanlık izlerini taşımak zorunda değiliz. Çocuklarımızı sevgiyle büyüterek, gelecek nesillere daha güçlü, daha mutlu ve daha sağlıklı bir miras bırakabiliriz.